BOSTON
ABD’nin doğu kıyısındaki Massachusetts eyaletinde yer alan, prestijli üniversiteleri ile ilim irfan yuvası bir şehir Boston. Nitekim ben de ablamın zehir gibi aklı sayesinde Harvard’dan kabul almasını fırsat bilip gittim. Şehir, bahar aylarında uzun bir Amerika seyahati yapıyorsan uğrayabileceğin keyifli bir yer.
Şehrin en önemli özelliği ABD bağımsızlık hareketinin başladığı yer olması. Yok öyle acayip tarihi bilgiler vermeyeceğim, zira internetten âlâsını okuyabilirsin. Kısaca durum şöyle özetlenebilir, İngilizlerin uyguladığı yüksek vergilerden bunalan koloniler, İngiliz gemilerindeki çay kolilerini denize dökerek ayaklanma hareketini 1773’te bu şehirde başlatmışlar. Bu nedenle 4 Temmuz ile beraber, çay kolilerinin denize döküldüğü tarih olan 16 Aralık’ta da şehir genelinde coşkulu kutlamalar yapılıyor. Amerikalılar da boş durmamışlar ve bu tarihi mirastan yola çıkarak fırsatı değerlendirmiş ve sırf bu bağımsızlık hareketini yaşamak isteyenler için Freedom Trail adlı bir yürüyüş yolu yapmışlar. Şehrin göbeğindeki büyük park alanı Boston Common’dan başlamak üzere, belirli bir güzergahı yollara kırmızı tuğlalar döşeyerek belirlemişler. Bu yolu takip edince şehir merkezini boydan boya gezmiş ve özellikle bağımsızlık hareketi bakımından görülmeye değer yerleri görmüş oluyorsun. Yürüyüş yolunu bir defada tamamlamak zor. Zira yürüyüş hızına göre 3-4 saat sürebiliyor. Buna bazı mekânları gezmeyi de dahil edersen süre çok daha uzun olabilir. Hele alışverişe takılırsan hiç bitiremezsin. Ben her güne bir faaliyet yaratmam gerektiğini düşündüğüm ve her fırsatta oturup keyifle bir kahve içmek istediğim için, birden fazla güne yayarak gezdim. Bu nedenle, geniş vaktin varsa birden fazla güne yaymak daha keyifli olacaktır.
Freedom Trail kapsamındaki duraklardan biri Boston Tea Party Ship & Museum. Bağımsızlık hareketini başlatan çayların denize dökülmesi anlarını birebir yaşamak istiyorsan buraya gidebilirsin. Aktivite yaklaşık 1 saat sürüyor ve bazıları oldukça interaktif olan çeşitli bölümlerden oluşuyor. Girişte o dönem bağımsızlık hareketine katılmış kişilere ilişkin kartlar dağıtılıyor. Kartların üzerinde o kişinin tarihi önemine ilişkin bilgiler yer alıyor. İçeri girdiğinde kilise düzeninde bir salona oturuyorsun ve isyanın başlangıcında yer almışçasına bir mizansene dahil oluyorsun. Elindeki kartın kahramanının bir konuşması varsa yeri geldiğinde sana söz veriyorlar ve sende o konuşmayı birebir aktarıyorsun. Bu kısım ABD vatandaşlarına ve özellikle çocuklara daha çok hitap ediyor. Ancak bu durum, mizansenin birçok yerinde tekrarlanan ve senin de katılımını isteyen ‘hurraaa’ nidalarını haykırmana engel değil. Hatta içinde bir yerlerde haykırarak isyan etmek varsa bu nidalara katılmak baya rahatlatıcı olabilir. İlk isyan hareketine katıldıktan ve gerekli gazı aldıktan sonra, gemilere doğru kısa bir yürüyüşe geçiliyor. O dönemdeki İngiliz gemilerinin replikalarının içine giriyor ve mizansen itibariyle, United East Indian Company’nin baş harflerinin ve logosunun üzerinde olduğu çay kolilerini bifiil denize atıyorsun. Tabi ‘hurraaaa’ nidaları eksik olmuyor. Sonrasında ise hologram canlandırmaların ve hareketli portrelerin olduğu bölümleri rehber eşliğinde geziyorsun. Bu arada hemen söyleyeyim, rehberler tüm anlatımlarını İngilizce yapıyorlar. Dil bilmeyen birileriyle gideceksen çok tatmin etmeyebilir. Genel olarak değerlendirildiğinde aktivite güzel düşünülmüş ancak en sonunda bağımsızlık hareketini anlatan kısa filmin ardından ulusal marş başlayınca ve çevren bir elleri kalplerinin üzerinde gözleri yaşlı yaşlı eşlik eden insanlarla çevrilince ister istemez bir sorgulamaya giriyorsun. Ama endişe etme! Kafanda 10. Yıl Marşı’nı söylemeye başlarsan hemen ayak uydurabilirsin. Sen aklına getirmesen de marş kafanda çalmaya başlıyor zaten rahat ol..
Freedom Trail boyunca, ilgine göre başka bir çok tarihi mekana gidebilirsin. Bunlardan bazıları Massachusetts State House, Park Street Church, Granary Burying Ground, King’s Chapel, Benjamin Franklin heykeli, Old South Meeting House, Old State House, Paul Revere House, USS Constitution, Bunker Hill Monument. Gezi tercihine göre bunlardan herhangi birini Freedom Trail’in boyunca gezebilirsin. Bu arada kaynamasın, Boston Common ve bitişiğinde yer alan Park Garden şehrin göbeğinde yer alan, zaman zaman festivallerin ve diğer aktivitelerin düzenlendiği büyük yeşil alanlar. Bu yeşil bölgenin bir tarafı Park Street (Faneuil Hall’a doğru gider) diğer tarafı ise Newsburry ve Boylston Caddelerine varıyor. Boston Common içerisinde yer alan “Frog Pond” göletinde yaz aylarında çocuklar coşkuyla ve sırılsıklam olmak suretiyle oynayabiliyor (aman bizim anneler duymasın!), kışın ise buz pateni yapılabiliyor. Bu arada kışın demişken, imkanın varsa kışın gitme Boston’a. Son bir iki yıldır çok ağır geçiyormuş kış ayları. Kaldırımlardaki karın devasa boyutlara ulaşması nedeniyle insanlar evlerinden iş yerlerine kardan tünellerden geçerek gitmek zorunda kalmışlar. Neredeyse 3-4 ay evden işe, işten eve gitmek gibi zaruri haller haricinde çıkmamışlar dışarı. Aradan aylar geçmesine rağmen kış nasıldı diye sorunca bile insanların tüyleri ürperiyor :/
Freedom Trail haricinde bir de ‘Black Heritage Trail’ var. Diğerine göre çok daha kısa sürüyor. Beacon Hill bölgesini içine alan bu yürüyüş yolu Boston’un kalbur üstü sakinlerinin ikamet adresi olması nedeniyle oldukça keyifli. Bu bölgenin önemi ise özellikle kölelikten kaçan siyahilerin sığınma yeri olması. Çünkü, Massachusetts eyaleti ABD eyaletleri arasında köleliği yasadışı sayan ilk eyaletlerden biriymiş. Bu bölge, özgür siyahilerin yerleştiği ve köleliğe karşı olan kişilerin bulunduğu bir yer olması sebebiyle, güney bölgesinde yer alan kaçak siyahi kölelerin ulaşmak istedikleri önemli bir lokasyon haline gelmiş. Black Heritage Trail boyunca 15’den fazla iç savaş öncesi tarihi yapıyı görebilirsin. Bunların arasında ABD’de yaşayan siyahilerin en eski kilisesi sayılan 1806 Afrikan Buluşma Evi de yer alıyor. Yani burası Amerikan siyahi tarihinde önemli bir yere sahip. Ben bu bölgede bulunduğum sırada biraz avare gezmiş olmam ve önemini sonradan öğrenmem nedeniyle bu kısımda biraz Wikipedia’dan yararlanmış olabilirim J Bu yüzden de bence asıl olay bu yol içerisinde yer alan Charles Caddesi. Çok güzel apartmanların olduğu, butik mağazaların eski tıp tabelalarla işaretlendiği yürümesi oldukça keyifli bir yer. Zaman sıkışıklığı nedeniyle benim oturmaya fırsatım olmadı ama göze leziz görünen cupcake dükkanlarına girip bölge sakiniymiş havasına bürünebilirsin.
Boston’da olduğum 2015 Temmuz ayında sokaklarda yürürken en çok dikkatimi çeken şey, Supreme Court kararı ile eşcinsel evliliğe kapıların açılması nedeniyle ‘Happy Pride’ bayrakları. Kiliselerin bahçesinde bile bu gökkuşağı bayraklarını görmek mümkün. Özgürlüklerine bu kadar düşkün olan bir ulusun sokaklarında bundan başka daha bir çok sahneyle karşılaşıyor insan. Mesela bir mekanda otururken, mekanın bulunduğu caddeden yüzlerce bisikletli çıplak halde geçebiliyor. Aralarında biraz daha utangaç olup iç çamaşırı giyenler yok değildi ama çoğunluğun anadan üryan olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Biz de konvoya alkışlarla destek vermeyi ihmal etmedik. Zira 7’den 77’ye her yaştan insan vardı ve medeni cesaretlerinden dolayı tebrik etmemek olmazdı. Tabi bu durum Boston’un Amsterdam’a benzediği izlenimini yaratmasın çünkü Boston’da bisiklet çok yeni bir alışkanlıkmış. Bisiklet yolu yok denecek kadar az ve araba sürücülerinin bisiklete alışkın olmaması sebebiyle her yıl en az 2-3 bisikletli yaşamını yitiriyormuş. Bu arada hemen biraz önce bahsettiğim mekanı söylemeliyim. Boylston Caddesi üzerinde yer alan Mandarin Otel’in lobisindeki bar. Ambiyansı, personeli ve White Cosmo’su 10 numara.
Gezilmesi gereken bir diğer yer Isabella Stewart Gardner Museum. Burası şehrin Fenway bölgesinde yer alıyor. Kuruluş öyküsü ise bence oldukça duygusal. Isabella Gardner 1800’lerin sonu 1900’lerin başında yaşamış ve oldukça varlıklı bir ailenin kızı. Babasının vefat etmesi ile büyük bir mirasa sahip olan Isabella, kocası Jack Gardner ile birlikte sanat eserlerine çok düşkün. Hem para hem de merak olunca zamanla oldukça geniş bir koleksiyona sahip oluyorlar. Bu koleksiyon öyle bir boyuta ulaşıyor ki yaşadıkları eve (ki bizim anladığımız boyutlarda bir ev değildir eminim) sığmıyor. Durum böyle olunca beraber sadece koleksiyonlarını sergileyecekleri bir yer almaya karar veriyorlar. Boston’ın güzel bir yerinde arsa seçme girişimleri sırasında karı-koca arasında tahmin edilebilecek anlaşmazlıklar çıkıyor ve ortak bir yerde karar kılamıyorlar. Bu sırada Isabella’nın kocası vefat ediyor. Bunun üzerine Isabella kendisinin istemediği ama kocasının beğendiği arsayı alıyor ve üzerine bugün müze olan binayı inşa ettiriyor. Rönesans dönemi Venedik binalarından esinlenmiş binanın ortasında heykellerle süslenmiş kocaman bir botanik bahçesi yer alıyor. Bu bahçe aynı zamanda Amerika’nın tavanı camlarla kaplı ilk iç mekan bahçesi olma özelliğin taşıyor. Isabella kocasının ölümünden sonra hayatını bu binaya ve tabi tekrar koleksiyona yeni parçalar dahil etmeye adıyor. Kendisi bu binada verdiği davetler ve başkalarının elinde olan ancak kendisinin sahip olmak istediği eserleri elde etme biçimi ile yaşadığı döneme damgasını vurmuş. Rembrant da dahil olmak üzere bir çok ünlü ve çeşitli eseri burada görebilirsin. Ancak 1990 yılında yaşanan hırsızlık olayı ile çalınanlar hariç! Polis kılığındaki kişiler Müze güvenliğini kandırarak içeriği giriyor, güvenlik görevlilerini bağlayarak Müzenin bodrumuna kilitliyor ve yaklaşık 500 Milyon Dolar değerlerindeki, Rembrant, Vermeer, Manet ve Degas’ın eserlerinin de olduğu toplam 13 adet eseri çalıyor. Bu hırsızlık, tarihteki en büyük özel mülk hırsızlık olayı olarak biliniyor. Eserlerin yerine ilişkin herhangi bir bilgi verene 5 Milyon Dolarlık ödül biçilmesine rağmen çalınan eserlerin yerinde hala boş çerçeveler duruyor. Bu ödülün halen geçerli olduğunu da hatırlatayım, n’olur n’olmaz.. Bu Müzeye gitmeyi düşünüyorsan, ki bence düşünmelisin, gideceğin günü planlamadan önce Müze’de bir organizasyon olup olmadığına bak mutlaka. Mesela benim Boston’da olduğum dönemde Perşembe günleri davetiyeyle girilen özel geceler düzenleniyordu. Davetiye derken öyle jet sosyeteye özel bir şeyden değil, parasını verip satın aldığın bir biletten bahsediyorum. Burada önemli olan sosyetedeki yerin değil, biletler bitmeden onları satın alabilmek. Benim gittiğim organizasyonda, müzenin içerisinde kimi yerde kısa film gösterisi, kimi yerde klasik müzik dinletisi kimi yerde de aileye ve eserlere ilişkin bilgilerin verildiği konuşmaların yapıldığı güzel bir organizasyon programı vardı. Açık büfe atıştırmalıklar ve içki servisi ise ortamı şenlendiren ayrıntılardı. Akşam saatlerinde yapılan bu organizasyon ile şampanya eşliğinde müzeyi gezmek çok daha mistik bir hava katıyor. Bu nedenle şiddetle tavsiye ederim.
Gelelim alışverişe. Bolyston Caddesi ve paralelinde yer alan Newsburry Caddesi şehrin en fiyakalı alışveriş bölgesi. Bu bölgede bir çok lüks markanın mağazasını, bir arada bulmak mümkün. Dolayısıyla özellikle gidilmesi gereken yerlerden biri, ya da bizim gibi anam babam usulü saf yün ve açık renk içliğin birebir kopyası pantolon (!) için Ralph Loren’e 2.500 Dolar vermek istemiyorsan gidilmemesi gereken.. Tercih senin 🙂 Bu bölgede cafe, pub, restoran gırla ancak parlayan mekanlar Prudential Center, Boston Library, Trinity Church ve Old South Church. Prudential Center’ın 50. katındaki gözlem noktası ve onun üzerindeki Top Of The Hoop gidilmeye değer. Nezih bir restoran/bar olan bu mekanda yer bulmak oldukça zor olabiliyor. Biraz sabırlıysan veya insanlar masalarda otururken duvarın dibinde ve başlarında dikilmek istiyorsan ayakta da içeceğini alabilirsin. Şimdi olumsuz bir gibi olmasın. Bence mekan beklemeye, manzara ise görülmeye değer. Zira şehri ayakların altına alıp bakmak adettendir. Aynı bölgedeki Boston Halk Kütüphanesi ise gerçek bir kütüphanenin nasıl olması gerektiğinin çok güzel bir örneği. Bizim bünyemize biraz fazla tabi ama muhakkak 5 dakikanı ayır ve içeri gir derim. Hem kendini bir gün içerisinde alim olabilecekmiş gibi hissedeceksin hem de bedava internetten faydalanabileceksin. Trinity Church ve Old South Church ise Avrupa ülkelerinde bulunduysan çok şaşırtıcı karşılamayacağın bildiğin kiliselerden. Bu arada meşhur Georgetown Cupcake mağazası da burada. Soluklanıp birer cupcake atmak yorgunluğu atacaktır.

Boston Public Library – Çalışmamak elde değil!
Şehrin yeme içme yerlerinin ve mağazalarının toplandığı önemli bir diğer merkez ise Faneuil Hall. Merkezinde Quincy Market bulunan birbirine paralel 3 ayrı binadan oluşuyor ve Londra’ya giden var ise fazlasıyla Covent Garden’ı andırıyor. İçeride sıra sıra hem oturulabilecek hem de alıp yürüyerek yemeye devam edilebilecek yerler mevcut. Zaten gezerken burnuna gelen kokular nedeniyle waffle üzerine sosisli hatta ıstakoz yemek istemen çok olası. Biz ayakta veya yürüyerek yemek yiyebilecek koordinasyona sahip olmadığımızdan ve biraz da içimizdeki turistin sesine kulak verip bu bölgede bulunan Cheers’a oturduk. Aynı adlı ünlü sitcomun çekildiği bara esin kaynağı olan bu mekanın eski adı Bull and Fitch Pub. Dizi yapımcılarının mekanın çekmeyi planladıkları dizi için uygun bir yer olduğuna karar vermeleri ile bar Cheers adını almış. Dizi ise 1982’de yayınlanmaya başlanmış ve 11 yıl ekranlarda kalmış. Ben dizinin bir izleyicisi değildim ama tahmin edeceğin üzere dört bir yanı dizi kahramanlarının fotoğrafları ve hediyelik eşyalarıyla dolu bu mekanın özellikle öğle yemeği için lezzetli ve makul bir yer olduğu söylenebilir.
Gelelim benim kaldığım Cambridge bölgesine.. Boston şehir merkezinin biraz dışında (Red Line ile yaklaşık iki durak kadar) ve merkezine Harvard Üniversitesi’ni alan ancak içerisinde MIT (Massachusetts Institute of Technology)’yi de barındıran bir yerleşim yeri. Dolayısıyla fazlasıyla akademik bir ortam. Cambridge’in merkezi olan Harvard, ABD’nin en eski üniversitesi. Bağımsızlık hareketinden önce kurulan üniversite, halen dünyanın en iyi üniversitelerinden. Kampüsün ana bahçesi soluklanmak, kitap okuyup müzik dinlemek ve internette takılmak için enfes bir yer bence. Bunları yaparken bahçede yer alan üç yalan heykeli ile fotoğraf çektirenleri de izleyebilirsin. Neden mi üç yalan heykeli? Şöyle ki, heykelin altında ‘John Harvard, Kurucu, 1638’ yazıyor. Ancak heykel John Harvard’a ait değil, ait olsa bile John Harvard okulun kurucusu değil. Okul John Harvard’ın da aralarında blunduğu bir grup uzman kişi tarafından kurulmuş. Heykel ise heykelin yapıldığı zaman okulda okuyan öğrencilerinden birini temsil ediyor. Ve üçüncü yalan ise okulun 1638’de değil 1636’da kurulmuş olmasından çıkıyor. Bahçenin en güzel özelliklerinden biri halka açık wi-fi sistemi. Enfes bir imkan, adeta Harvard çalışıyor!
Harvard’da her bir fakültenin ayrı bir kütüphanesi var neredeyse. Okulun ana kütüphanesi ise Widener Kütüphanesi adıyla anılıyor. Bu adı almasının acıklı bir hikayesi var. Harry Elkins Widener, kitap tutkunu bir koleksiyoncu ve Harvard mezunu. Koleksiyonuna yeni parçalar katmak için meşhur Titanik gemisine binerek New York’a gitmek istiyor ancak geminin buz dağına çarpmasının ardından yaşanan kargaşada yüzme bilmediği için 20 metre ötedeki filikalara ulaşamıyor ve 1500 kişiyle birlikte hayatını kaybediyor. Bunun üzerine annesi, tüm kitaplarını Harvard’a bağışlıyor ve bu bağış üzerine kütüphane binası inşa ediliyor. Ancak anne Widener bağış karşılığında bir şart koşuyor: tüm Harvard öğrencileri 20 metre bile olsa yüzme öğrenecek! L Oldukça üzücü.. Ayrıca anne Widener’ın, Harry’nin çok sevmesi nedeniyle Harvard yemekhanelerinde dondurma verilmesini sağlayan kişi olduğu söyleniyor.
Harvard’dan bu kadar bahsedince MIT’den bahsetmemek olmaz tabi. Merak ediyorsan belirli saatlerde yaklaşık 1 saat süren turlar düzenleniyor (benzer turlar Harvard için de var). Bu turlar sayesinde okulun bütün önemli yerlerini rahatlıkla gezebilirsin. Ancak uyarmalıyım, geziyi düzenleyen kişiler çoğunlukla okulun öğrencileri oluyor ve her fırsatta okullarının ne kadar şahane olduğunu (‘awesome, right!’) söylemeden ve Harvard’a üstü kapalı laf etmeden geçemiyorlar. Bizi gezdiren öğrencinin anlattığına göre, günlerden bir gün hocalardan biri öğrencilere köprülerden birinin uzunluğunu herhangi bir alet kullanmadan en kısa yoldan ölçmelerini istemiş. Bu öğrencilerden biri ise ayaklarıyla (küçükken oyunlardan önce yaptığımız aldım verdim yöntemiyle yani) köprüyü ölçüyor ve kendi ayak boyutuna göre köprüyü kaç ayakta geçtiyse, bunları çarparak köprü uzunluğunu en kısa sürede bulan kişi oluyor. Bu öğrencinin ayağının boyutu ise ‘foot’ ölçü birimi olarak kabul ediliyor ve halen kullanılıyor. İnternetten araştırdım pek bunu destekler şeylere ulaşamadım ama ben bize anlatan çocuğun yalancısıyım. Elçiye zeval olmaz.
Bu bölgedeysen ve hızlı bir alışveriş yapmak istiyorsan, Cambridge’nin Boston merkeze yakın tarafında Cambridge Side Galleria’ya gidebilirsin. Tipik bir alışveriş merkezi olmasının yanında, bot turu ile Charles River’ı gezebilir, Amerikan filmlerinden ışınlanmışçasına kano takımlarının antrenmanlarını izleyebilirsin.
Aman şurada mutlaka ye şöyle leziz, burada ye şöyle efsane demeyeceğim. Zira gurme değilim ama benim yemek yediğim, bir şeyler içtiğim yerlerden kısaca bahsedeyim. Yukarıda yazdığım Top of The Hoop (Prudential Center) hem turistik hem şık hem de güzel manzaralı denemeye değer. Mandarin Otel’in barı ise gayet hoş. Quincy Market’ta yer alan mekanlar ise kalabalık ortamda karnım doysun diyorsan gidebileceğin turistik yerlerden. Bakınız Hard Rock.. Bunların haricinde İtalyan mutfağı sevenlerdensen North End’de yer alan Giacomo’s oldukça iddialı. Ama uyarayım ne zaman gidersen git leziz bir sırayla karşılaşabileceğin bir yer. Mekanda küçük olunca bu sıra bir işkenceye dönüşebiliyor. Beklemeye karar verirsen bilmelisin ki, 30 dakikanın sonunda ciğercinin önündeki kediler gibi cama yapışıp milletin lokmalarını saymaya başlıyorsun. Bundan 10 dakika sonra yiyenlere söylenmeye, bir 10 dakika sonra se insanları ama hadi artık diyen gözlerle taciz etmeye başlayabiliyorsun. Bir yemek için 1 saat dışarıda ayakta bekleyecek ne var diyeceksin haklı olarak. Cevabını ben de bilmiyorum gerçekten! Ama olay şöyle gelişiyor. İlk önce bekleyelim ya çabuk gelir herhalde diyorsun. Sana bunu dedirten ‘bu kadar insan öneriyorsa ve bekliyorsa vardır bir hikmeti’ diyen içindeki ses oluyor maalesef. Bir süre sonra sıranın hiç de o kadar çabuk ilerlemediğini görünce yanındakine ‘sen dur ben başka bir yer bakacağım yer bulursak oraya gireriz’ diyorsun. Baktığın yerlerin çoğu dolu olup, boş olanları da gözün tutmayınca paşa paşa aynı yere geri dönüyorsun ve sıranın bir nebze de olsa azaldığını görüyorsun. Bu arada 15-20 dakika daha geçiyor ve bu noktadan sonra sıradan çıkamayacağın o son sözler söyleniyor ‘bu kadar bekledik artık canıııım’. Bu süreçlerden geçtikten sonra içeriği girmenin hazzı paha biçilemez. Yemekler ise deniz ürünü ve İtalyan yemeği sevenler için oldukça güzel. Hem göz, hem karın doyuruyor. Gerçekten güzel.. Valla..
North End’de talep gören bir diğer mekan ise Mike’s Pastry. Tıklım tıklım mekanda, insanların birbirlerini ezercesine aldıkları şey ise İtalyan hamur tatlısı olan Cannoli. Renk renk desen desen cannoli bir arada. Ben çok kremalı şeyler sevmediğim için pek haz almadım ama gitmişken dememek olmaz..
- Giacomo’s
- Mozarella@Giacomo’s
- Cannoli
İtalyan mutfağı seviyorsan uzun uzun anlattığım Giacomo’s, Cambridge bölgesindeki Toscana, Çin mutfağına da uzak değilim diyorsan Kendall’daki Fuji veya Cambridge’deki Mix-It’i tercih edebilirsin. Bunlardan Giacomo’s ve Fuji kalkıp gidilmeye değer olanlar, diğerleri yolun Cambridge’e düşerse gideceğin ama pişman olmayacağın yerler. Mesela, pub sevenlerdensen Social Network filminin bir çok sahnesinin çekildiği Beacon Street’deki The Thirsty Scholar’a gidebilirsin. Bunların dışında, Cambridge bölgesinde öğrenci popülasyonunun çok olması nedeniyle çok sayıda Daedalus ve Alden&Harlow gibi bar, restoran, pub yer alıyor. Şehirden özel müşteri çeken Christina’s Ice Cream dondurmacısı da burada yer alıyor. Bu bölgede kalıyorsanız, 1368 ve Darwin’s kahvaltı için güzel seçimler olabilir.
Bu arada Cambridge bölgesinde Inman Square oldukça popüler gece mekanlarından. Çok sayıda East Coast Grill, Tupelo, Bukowski, Atwood’s, Druid, Casa Portugal gibi birçok restoran ve bar bu bölgede yer alıyor ve geçenin ilerleyen saatlerine kadar hayat devam ediyor. Bunlardan bir tanesi her gün farklı bir grubun performans sergilediği Lilypud. Banklarda veya koltuklarda oturup içeceğin eşliğinde değişik performanslara maruz kalabiliyorsun. Mesela bizim gittiğimiz gece İran asıllı bir adam Farsça şiirler okurken, ona Hintli bir müzisyen sitar ile eşlik ediyor ve bir Amerikalı ise gitar çalarak aynı şiirlerin İngilizcesini okuyordu. Grubun isminin ‘Persian Experience’ olduğunu görünce değişik bir şey izleyeceğimizi biliyorduk ama bu kadarını tahmin edememiştik maalesef. ama sen bana bakma jazz sevenler arasında oldukça bilinen bir yer burası.
Benim Boston maceram aşağı yukarı anlattığım gibi. Umarım sen de benim kadar keyif alır seversin ilim irfan yuvası olan bu şehri.
MiskinMirket