BÜYÜKADA
Bence yolu İstanbul’dan geçen birinin bir gününü ayırıp Büyükada’ya uğramaması kabul edilir bir durum değil. Bir kere yolculuk zevkli. Vapura biniyorsun püfür püfür rüzgar eşliğinde tüm adalara uğrayıp en son liman olan Büyükada’ya varıyorsun. Bostancı’dan (yaklaşık 25 dk.) veya Kabataş’tan (yaklaşık 1 saat 30 dk.) kalkan vapurlarla Adalara gidilebiliyor. Bunların dışında Kabataş’tan deniz otobüsüyle veya Kartal’dan motorla da gidilebilir. Günlük çok sayıda karşılıklı sefer var. Ancak bunlar yaz-kış veya haftaiçi-haftasonu tarifelerine göre farklılık gösterebiliyor. Bu nedenle gitmeden önce kontrol etmende fayda var.
Büyükada çoğunlukla resmi tatillerde ve hafta tatillerinde tercih ediliyor olsa da sen bu akıma uyma bence. Zira çok ama çok kalabalık oluyor. Şöyle ki, vapur iskelesinden çıktığında tam karşında uzanan yokuş, insan kalabalığı nedeniyle yürüyemeyecek duruma gelebiliyor. Ada’nın güzel havası biraz bozuluyor, bu nedenle yapabiliyorsan hafta içi veya resmi tatile denk gelmeyen bir hafta sonunu tercih etmelisin.
Adanın keyfi günübirlikte çıkar elbette ama ben gitmişken en az bir gün kalmak daha iyi olur diye düşünüyorum. Konaklama için çok sayıda yer var tercih edilebilecek. Tavsiye edebileceklerim Splendid Palas Otel ve Çankaya Oteli. Splendid Palas Otel’in, Cumhuriyet zamanlarından kalma tarihi bir binası var. Konaklamıyor olsan bile, içine girip bir gezmelisin. Kırmızı panjurları, iç avlusu, eski zaman asansörü, resepsiyonu ve lobisiyle oldukça nostaljik bir yer. İstanbul manzarası ise cabası. Bu nedenlerle de çok tercih ediliyor. konaklamayacak olsan bile Otel’in girişindeki Split Cafe’de bir kahve içmeni tavsiye ederim. Kendini Fransa sahilinde bir kasabada oturuyormuş gibi hissediyorsun. Benzer kalitede hizmet sunan ancak bütçeye daha uygun olan bir başka otel ise Çankaya Oteli. Adanın ana caddelerinden biri olan Çankaya Caddesinin üzerinde, 2 ayrı binadan ve ikisinin ortasındaki bir avludan oluşuyor. Neredeyse her odasının balkonu var veya odalar bahçeye açılıyor. İnternet sitelerinde neyi vadediyorlarsa veriyorlar. Vapur iskelesine ise 10 dakika yürüme mesafesinde. Oldukça sıcak bir ortam.
Resmi araç haricinde Ada’da motorlu araç yasak. Bu nedenle Adaya gidince yapılacak en güzel şey yürüyerek dolaşmak bence. Bisiklet veya fayton da tercih edilebilir. Ben hem binmeyi pek bilmediğimden (çocukluğuma inmek lazım farkındayım!), hem de bilsem bile bazı yokuşların nefes kesici olması nedeniyle bisikleti tercih etmedim. Kendine güveniyorsan o başka tabii. Fayton ise bambaşka bir konu. Faytonun Ada’ya özgü oldukça keyifli bir ulaşım aracı olduğunu ve bir çok insanın bu işten ekmek yediğini biliyorum elbette ancak naçizane gözlemlerime göre Ada’da atlar çan çekişiyor. Özellikle de bayram seyran gibi tatil zamanlarında. Çünkü bu dönemlerde Ada’nın çok yoğun ilgi görmesi nedeniyle bir faytonun günlük sefer sayısı normalin oldukça üzerine çıkıyor, bu da yetmiyormuş gibi topu topu 4 kişilik faytona sülalece biniliyor. Hayır mantıklı da değil, zira arabadaki kafa sayısından etrafı görmen zaten mümkün değil. Senin yürümeye erindiği yokuşlu yolları sadece iki tane hayvanın sırtına seni alarak çıkmaya çalıştığını düşündükçe ve tabii gördükçe insan üzülüyor. Ben bu nedenlerle tercih etmedim ama karar senin, gitme yapma diyemem elbette. Faytona bineceksen Büyük Tur ve Küçük Tur olmak üzere iki seçenek arasında tercih yapabilirsin. Büyük Tur iskeleden başlıyor ve tüm adayı turluyor, Küçük tur ise Araba Meydanı’ndan başlıyor Dilburnu, Aşıklar Kır Gazinosu, Lunapark, Maden güzergahını izleyerek başlangıç noktasına geri dönüyor. Her halükarda Ada gezisine tatlı bir başlangıç yapmak için yola çıkmadan önce eline bir külah Prinkipo dondurması almalısın. vapur iskelesinden çıkınca karşındaki yokuşta dondurmacıyı bulabilirsin.
Vapur iskelesinden çıkınca karşındaki yokuşun devamındaki bölge adanın konaklarla bezenen bölgesi. Sola doğru sahil yolundan devam edip içerilere girdiğinde ise daha alışık olduğumuz evlerde yaşanan Ada halkını görebilirsin. Konakların olduğu bölge Çankaya Caddesinden başlıyor, Nizam Caddesi ile devam ediyor. Tabi sadece bu caddelerde değil bunları kesen ara sokaklarda da şahane evler (ne kadar ev denilebilirse) var. Bu evlerin aralarında ünlü olanları da var tatbikî.. Örneğin Trokçi’nin sürgün edildiği zamanlarda (1929-1933) kaldığı ve Nizam Sokak’taki konak, şu an bir harabe olsa da görülebilir. Bundan başka Maden Sokak’taki Reşat Nuri Gültekin’in evi görülebilir. Hiç olmadı Hatırla Sevgili dizisinin geçtiği Anadolu Kulübünü ve yine Nizam Sokağın köşesindeki konağı görebilirsin.
Konakları, manzarası bir de sanatsal aktiviteleri güzel Adanın. Her daim ziyaret edebileceğin bir müze var mesela, Adalar Müzesi. Prens Adalarının kısa tarihini burada öğrenebilirsin. yeri gelmişken belirteyim Büyükada, Marmara Denizi’ndeki Prens Adaları’nın en büyük olanı. Diğerleri Heybeliada, Burgazada, Kınalıada ve Sedefadası. Bunların haricinde yerleşim olmayan irili ufaklı bir iki ada daha var aynı bölgede. Müze’ye gidersen bu bilginin alasını bulabilisin. Zira Müze’de Adaların doğasını, oluşumunu, Adalara yerleşen ilk insanları öğrenebileceğin sürekli sergilerin yanında dönemlik sergilerde yapılıyor. En dikkat çekici olan ise 375 yıl önce yaşamış olan zırhlı balık kafatası. Resme bakınca anlayacaksın balık demeye bin şahit ister. 1860’lı yıllarda (İngiliz Jeolog W.S.Swan tarafından) Ada’nın güneybatısında bulunan balık benzeri bu hayvanın kafası fosili neredeyse 10 metre büyüklüğünde. Müze, Aya Nikola Mevkii’nde eskiden helikopter hangar alanı olarak kullanılan yapının içerisinde her zaman gezebileceğin bir yer. Bunun dışında bir çok sanatsal aktivite yapılıyor Ada’da.

Trokçi’nin Evinde Bienal
Mesela biz gittiğimizde İstanbul Bienali’nin bir ayağı Adadaydı. Az önce bahsettiğim Trokçi’nin evinin sahiline kurulmuş eserler görülmeye değerdi. Eserler, Aran Villar Rojas’ın ‘Tüm Annelerin en Güzeli’ isimli, denizin üzerinde kondurulmuş, gerçek ebattaki hayvanlar ile onların üzerindeki ne olduğu belli olmayan yavrularının kondurulduğu heykellerden oluşuyor. Kapalı olduğu için biz parmaklıklar arkasından gördük heykelleri ama bu hali bile etkileyiciydi. Bu ve benzeri organizasyonlar çokça yapıldığı için gitmeden ne var ne yok bir göz atmanda fayda var. Hem Adalar Müzesi, hem de diğer aktiviteleri takip için aşağıdaki siteleri inceleyebilirsin.

Aya Yorgi’de Gün Batımı
Adaya gidince yapmazsan olmayacaklardan biri Aya Yogi Tepesi’ne çıkmak. Vapur iskelesi Adanın bir ucunda ise Aya Yorgi diğer ucunda. Faytonla (hala tavsiye etmiyorum ama Adada kullanılan yaygın bir ulaşım aracı neticede), bisikletle veya yürüyerek (merkezden yaklaşık 2 kilometre) Lunapark Meydanı’na geliyorsun (Bu arada faytona binmediysen ve aklın kaldıysa Aya Yorgi’ye çıkılan Lunapark Meydanı’ndaki süslü eşeklere binebilirsin). Buradan yürüyerek yaklaşık 900 metrelik bir yokuşu çıkıyorsun. Yol boyunca bence harika bir manzara ile karşılaşıyorsun. Hele bir de gün batımına yakın bir zamanda gidiyorsan. Aya Yorgi Tepesi, Adanın en yüksek tepesi ve üzerinde Aya Yorgi Kilisesi ve Manastırı yer alıyor. Tepedeki yapıların özelliği ise ilk yapım zamanlarının M.S. 6. yüzyılda dayanıyor olması. Sabit yapıların yanında çok sayıda kalıntıda yer alıyor bölgede. 23 Nisan ve 24 Eylül tarihleri ise Aya Yorgi için özel tarihler. Zira bu zamanda bir sürü insan kalkıp buraya geliyor, yaklaşık 1 kilometrelik yol boyunca çaput bağlayarak veya ip çekerek dilekler diliyor, adaklar adıyor ve neticede Aya Yorgi Kilisesinde dua ediyor, mum yakıyor veya papazdan dua diliyor. Dilekler sağlıklı, mutlu, huzurlu olmak yanında, sınavı başarıyla geçmek, çok para kazanmak, bir şirketin genel müdürü olmak veya zengin koca bulmak gibi çeşitlendirilebilir. Tüm bu uğraş güzel dileklerin gerçek olması için! Aya Yorgi’nin bulunduğu tepede bir de restoran var. Kuzu şiş favorilerinden biri. Akşama doğru gidersen, manzara eşliğinde karnını doyurarak bir kat daha mutlu ayrılabilirsin Aya Yorgi’den. Hem o kadar yol yürüdün hak ettin bence.
Aya Yorgi’ye çıkarken biraz uzakta bir tepede harabe halindeki ahşap bina takılacak gözüne. İşte orası Rum Yetimhanesi. İsa Tepesi’ndeki Yetimhane Ada’nın bir çok yerinden görülebiliyor. Şu an harabe olması nedeniyle oldukça da ürkütücü gözüküyor ancak buna rağmen en büyük ahşap monoblok yapılarından sayılıyor. Mimarı ise Fransız Alexandre Vallaury. Sen de benim gibi mimar dünyasından değişsen tek başına bu isim bir şey ifade etmeyebilir. Ama Taksim Meydanı, Emek Sineması, İstanbul Arkeoloji Müzesi veya Pera Palas dersem, hepsinin mimarı olan Mister Vallaury ismi aklında kalacaktır. Aynı bölgede Hristos Kilisesi ve Manastırı da yer alıyor. Çökme tehlikesi taşıması nedeniyle Yetimhane binasına giriş yasak ancak bahçesi ve bna çevresi gezilebiliyor. Aklında olsun Adalar Müzesi’nde Yetimhane’de kalan öğrencilere ait kişisel eşyaları sergiliyorlar. Etkileyici..
Ada sokaklarında yürürken Ada Cami Sokağı’ndaki Hamidiye Camii’ne uğrayabilirsin. II. Abdülhamit tarafından yaptırılmış Batı mimarisindeki Cami, Ada’da bulunan 4 camiden biri. Bunun haricinde Kumsal’daki Ayios Dimitrios Kilisesi’ni (Ortodoks) de görebilirsin.
Unutmadan, Ada’da çok sayıda plaj var. Marmara denizine girmek bana koymaz diyorsan Eskibağ Plajı, Yörükali Plajı, Kumsal Plaji veya Aya Nikola Plajı gidebileceğin yerler. Ama sen yine de hangisinde girmek daha güvenli gittiğinde bir bilene sor. Ben gittiğim mevsim itibariyle pek konuyla ilgilenmedim.

Prinkipo Meyhanesi!
Akşam vapuru iskeleden ayrıldıktan sonra bambaşka bir yer oluyor Ada. Ada gibi oluyor yani. Güzel sessizliğine sakinliğine bürünüyor. Bu aşama gidilmesi gereken yegane yer Prinkipo Meyhanesi! Vapur İskelesinden sola doğru sahil boyunca yürürsen Belediye binasını geçtikten sonra ulaşacaksın Prinkipo Meyhanesi’ne. Fıstık Ahmet olarak da biliniyor. 60’lı yaşlarında bir DJ’i var ve çok güzel müzikler dinletiyor. Güler yüzlü ve samimi bir şef garsonu var. Siparişini verirken neyin yanında neyin gideceğini veya gitmeyeceğini iyi düşünmeli ve ona beğendirmelisin. ‘Bence o ikisi olmaz öyle yeme abla, ben onun yerine sana başka bir şey getireyim’ diyebiliyor mesela. Kendini sevdirirsen ev yapımı can erik turşusundan bile yiyebilirsin. Tadı hala benim damağımda. Aklıma geldikçe ağzım sulanıyor. Mekanın insanı kendine çeken bir diğer özelliği ise gerçek ada sakinlerinin uğrak noktası olması. Sanki mekanın sahibi koca bir aile. Her gelen masalara göz gezdiriyor ve hoş geldiniz diyor (bizim gibi Ada yabancısı olan masalara dahi) ve bardaki yerine öyle yerleşiyor. Bu manzarada asıl güzel olan ise bu ekibin yaş ortalamasının 50-60 civarlarında olması. Umuyorum ben de o yaşlara gelirim ve geldiğimde içindeki gençlik ateşi ve enerjisi hala bugünkü gibi olur. Tıpkı onlarda olduğu gibi..
P.S. Ada’da huşu içerisinde olduğum için pek foto çekmemişim. Elde olanlar bunlardan ibaret :/
MiskinMirket